15 Haziran tarihinde Gezi olayları hakkında aklımda birikenler

Şimdi olabildiğince sakin birtakım durum saptamaları yapma zamanı. Bunları yazarken elimi vicdanıma koyuyorum ve belli bir bakış açısını inkâr etmemekle birlikte olabilecek en tarafsız duruşu sergilemeyi hedefliyorum ve her iki yüzde 50'yi de önce kendine karşı dürüst olmaya davet ediyorum.
Önce nerede durduğumu genel duruşlar içinde tanımlamam gerekiyor. Ülkemiz her şeyin ötesinde şu an siyaseten kabaca iki yüzde 50'ye ayrılmış durumda. Birinci yüzde 50'yi başbakan "evde zor tutulan" diye tanımladı, ama hakça son seçimde iktidar partisine oy verenlerdir bunlar, bir kısmı son iki haftayı sokakta geçirdi. Bu yüzde ellinin belirsiz bir kısmı Başbakanın kişisel hayranları, yani o ne derse desin tartışmasız kabul edenler, bunu biliyoruz. Bu kesim ya dünyaya tamamen Başbakan'ın perspektifinden bakıyor, ya da doğrularını onun cümlelerine göre belirliyor. Böyle kişilerin bir kısmı hiçbir şekilde kendisi gibi düşünmeyenlerin varlığına tahammül edemezmiş gibi görünüyorlar, böyle konuşuyorlar. Bir kısmı da, ne oranda bilemiyoruz tabii, Başbakan'a belli bir sempati beslemekle birlikte iktidar partisiyle uyumlular, açıktan ya da daha çok için için eleştirel tavırlar geliştirebiliyorlar. Son seçimde iktidar partisine verilen oyların bir kısmı emanettir. Yani karşıda daha ırkçı, antidemokratik ya da daha az katılımcı hatta daha az becerikli seçenekler bulunduğunu düşünerek bu partiden yana oy kullandılar. Bunların bir kısmının demokratik refleksleri çok güçlü, bir kısmının ise fazla zayıf olduğunu varsayıyorum. Sanırım bunda bir yanlışlık yok.
İkinci yüzde 50'nin bir kısmını geçen hafta ülkenin çeşitli bölgelerinde gördük. Bir kısmı evde teneke çaldı. Bir kısmı Gezi'ye gitti, bir kısmı mahallelerinde yürüdü. Bu yüzde 50'nin bir kısmı iktidar partisi ne derse desin karşı çıkacaktır, doğru. Bir kısmı daha seçicidir, şunu iyi yaptı, bunu kötü yaptı gibilerden. Hepsi aynı refleksle demokrat değildir, anlaşılacağı gibi, bir kısmı daha militer gerekçelerle iktidar partisine karşı çıkmıştır. Hemen hepsi iktidar partisine oy vermemek istemektedir. Şaşacaksınız, ama, bir kısmı sokağa çıkmamış, hatta eylemleri desteklememiştir. En iyi örnek olarak Sincan'daki MHP bayraklarını görmek lazım. 
Ben eleştirel taraflardan hangisinde olursam olayım aynı yorumu yapardım. Yani eylemi meşru ve haklı bulanlardanım, elimden geldiğinde katılanlardan oldum. Oysa Taksim'li değilim. Gezi Parkı'nı sevenlerdenim. Ama orayı sürekli kullananlardan değilim. Dolayısıyla oranın doğal müdavimleri yıkılsın kışla yapılsın demiş olsaydı onları desteklerdim, için için parkken iyiydi, desem de...
Zaten Gezi dışındaki eylemlerin "Gezi Eylelemlerine destek" adı altında olduğu gerçeği çok iyi düşünülmeli: Destek, oranın yerlilerinin orası hakkında yerlilerin söz hakkı olması için sürdürülen eyleme verilen destektir. 
Gezi Parkı eylemleri aslında marjinal bir eylem olarak başladı: Yerlilerin yaşam alanları hakkında verilen bir tepeden inme karara itiraz. O gün bazı kişiler sosyal medyada destekledi, ama kimse oraya toplaşmadı. Ne zaman ki sabaha karşı ağır şiddete maruz kaldılar, ikinci ve birinci yüzde 50'den demokratik refleks geldi: Bu şiddet meşru değildir, denildi. Bu reaksiyonda daha önceki polis şiddeti ve özellikle ikinci yüzde 50 olduğu varsayılan kesimin yaşam tarzı üzerinde baskı yaratan yasaların hissesi vardı. Yine, ikinci kesimin ne olursa olsun iktidar partisine karşı olan kesimi de dışarıdaydı. Ve demokratik refleksle çıkanlarla mutlak muhalifler sıcak temas olanağı buldu. Bunlar arasında sınıfsal yakınlık gösterenler arasında bir koldan, demokratik refleks gösteren birinci yüzde elliden gelenlerle ikinciden gelenler arasında da ayrı bir koldan bağlantılar kuruldu, hatta yer yer birinci yüzde 50'nin dini inançları nedeniyle insan haklarını savunanlarla ortodoks laikler arasında bile iletişimler kuruldu, bunlar filmin güzel kareleriydi. Polis şiddeti devam etti, iktidardan sert ve tahkir edici açıklamalar geldi. Bu arada ikinci yüzde 50'nin terörist mutlak muhalifleri de polis şiddetine karşılık verdi. 
Neyse ki eylemcilerin çoğunluğu gerçekten pasifistti. Bu saptamada ısrar ediyorum. 
İktidar ve birinci yüzde 50'nin eylemlere muhalif kesimi çeşitli tezler ve stratejilerle eylemi zayıflatmaya birkaç belirgin yöntemle girişti. Yazının bu kısmı özellikle sağduyu sahibi birinci yüzde 50'ye, samimiyetinize sesleniyorum. Birinci yöntem, bilindiği gibi polis şiddeti ve bunun saptırılarak söylemleştirilmesi (saldırganlara karşı güvenliği sağlamaya çalışan iyi niyetli polis senaryosu) oldu. Bu yöntem inanılmaz ters tepti, farkındasınız, değil mi? Eylem bölgelerinde yarım saat dursaydınız bu cümleleri kuramazdınız. İnsan gazı yiyip bir de şiddet gerekçesi olarak gösterilince acı ikiye katlanıyor. Bir başka yöntem dış mihraklar ithamıydı. Genellikle birinci grubun eleştirel olmayan entelektüelleri bu sonsuz düşkırıklığı yaratan söylemi benimsedi. O cümle, görüş sahiplerinin kendilerine benzemeyenlere ne kadar tepeden baktığının da göstergesiydi, empati yoksunluklarının da... Ondan işe yaramadı. Canları sağolsun. Niyetleri iyiydi mutlaka, ama yöntem biraz aşağılayıcıydı. Bir kesim de, yine birinci gruptan gelen, "demokrat" kimlikleriyle eyleme doğrudan karşı olmayı kendilerine yediremedi ama hemen her cümlede teröre vurgu yaptılar, barışı önleyen bir hareket olarak gördüler. Bilinmesi gereken şuydu: Mutsuzluk, faşizan gayeler sonucu gerçekleşmediği takdirde, her türlü durumda mutsuzluktur. Orada meydana gelen işin özel yaşama müdahaleye de tepkiye dönüşmesinin öyküsünü yukarıda anlattım. Birtakım demokratlar kendilerini meşru itirazı savunmaksızın gerçekten de marjinalde kalan terörün eleştirmeni rolüne, organik aydın kimliğine göz kırpmayı göze almak pahasına seçtiler. Daha açık konuşalım, Taksim'de birlikte namaz kılındı, dua edildi, iki cuma kılındı... Muhteşem bir fırsattı, çok şükür ki genel itibarıyla iki yüzde 50 arasında bir hukuk doğabildi... 
Aksi de yok muydu? Mesela tartışmalı bir anımı paylaşayım: İzmir'de son günümdü, çok yorgundum, eyleme gidemedim. Ve tencere tava eylemine katıldım. Kaldığım evin bir katı malum yurt evlerden ve orada tesettürlü kızlar yaşıyor. Eylem sırasında bunlar evden çıktı, başlarını bile kaldırmadan toz olmaya çalıştılar. Kızcağızlara seslenip "Size değil bu eylem," demeye cesaret edemedim, çünkü ben öyle deyince bir başkası, "Hayır, sizeeee," diye tencereye vurur diye çekindim. Ama bu belki de benim birlikte tencere çaldığım kişilere içimde bulunan bir önyargıydı... Onu bilemeyiz. Kesin olan şu ki, evdeki yüzde elli tehditkâr bir tonda ortaya sürüldüğünde eminim en çok kadınlar titredi. 
Bunu biraz da şuna gelmek için anlattım, birinci yüzde ellinin ortalaması kendini bir sınıf olarak algılıyor ve en gerçekçi cevabı veriyor: "Azınlıksınız, susun!"  (Ya azınlık değillerse? ya bir gün ilk yüzde elli azınlık olursa? Azınlıkta kalanlara böyle mi davranılacak?)
İşte bu koşullarda... Hele de dünkü ılımlı açıklamaların mürekkebi kurumadan "Milli İradeye Saygı" mitingleri, hem de tanım olarak eylemlere karşı değil seçimlere yönelik olarak gerçekleştiğinde şuna geliyoruz: Naifçe söylüyorum, bir samimiyetsizlik var. Bir de bütün bir miting Gezi eylemini topa tutma olarak gerçekleşince eylemcilerin sürdürme kararını artniyetli olarak yorumlamak adaletli mi?
Bence dün kesilebilirdi. Seçim sandığı hedeflenebilirdi. Ya da orada bir temsilci eylemci grubunun kalması önerilebilirdi. Şimdiyse acı acı yine şiddeti bekliyoruz, ardından yine hep beraber destek vermeyi... Evet, Gezi eylemi Gezi parkı yerlileri tarafından başlatıldı ama artık arkada onların eylem yapma hakkını savunan halk var, yani yüzde 50 sanıyorum. 
Bu noktaya gelindiğinde Başbakan'ın diğer seçimlerdekinden oldukça farklı bir ajandası olduğuna dikkat çekmem gerekiyor: Önceki seçimlerde muhalefet partilerine yüklenirdi.. Görünüşe göre bu kez halka, çapulcudan başka bir ad getiremediği, marjinal gruplar diyerek emsali görülmemiş bir rekora imza attığı (ben yüzde elliye marjinal diyenini ilk kez görüyorum) yüzde elliye yüklenecek. Düşünebiliyor musunuz, bir Başbakan halkını suçlayıp duruyor. Neden? Hemfikir değiller diye... O halk niye ortada? Kendilerini temsil edecek kalibrede bir muhalefet olmadığı için kendi muhalefetini yapmaya karar vermiş de ondan... Bedelini de gaz yiyerek, aşağılanarak ve arasına sızması kaçınılmaz olan terör gruplarından şiddet görerek ödedi ödeyecek.
Şimdi lütfen sakin olalım. Sakin kararlar verelim. Çünkü çok endişeliyim.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !